"Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boğun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir."

• Anasayfa • Dergi Arşivi • Konular • Linkler • Abonelik • Sitede Ara •   Ziyaretçi Defteri

 

 

Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan...

 

Adil Okay

Bu gün 23 Nisan neşe doluyor insan.

Bu gün 23 Nisan çocuklar en güzel giysilerini giymiş bayram coşkusu yaşıyor. Yeni giysi alamayan ebeveynler çocuklarına sağda solda kurulmuş reklam stantlarının önünde dağıtılan bedava balonlardan alıyor. Ve küçük Türk bayrakları.

Çocukların dini milliyeti olmazmış. Simon De Beauvoir’in ‘kadın doğulmaz, kadın olunur’ sözüne atıfta bulunursam, Türk, Kürt, alevi, Sünni, Hıristiyan, Yahudi doğulmaz, sonradan olunur. Doğaldır ki, Türk ana babadan doğan çocuk Türk olur. Kürt ana babadan doğan çocuk Kürt olur. Dinler seçilebilir, değiştirilebilir. Gönüllü ve-veya gönülsüz din değiştirme binlerce yıldır var. Daha çok semavi dinlerin doğuşuyla zorla din değiştirme ve din savaşları başlamıştır. Din değiştirme bazen avantaj ayrıcalık sağlar, bazen de tehlike arz eder.

Malatya’da vahşice öldürülen Hıristiyan misyonerler bunun en yakın ve acı örneğidir. Beni bir kez daha Türk ve Müslüman kökenli olduğumdan utandıran bir olay. Ne ilgisi var diyeceksiniz. Var var. Hepimiz suçluyuz Hrant Dink’in katlinde de. Malatya’da Hıristiyanların katledilmesinde. Türk ve Müslüman kökenli siyasetçilerimiz, sözde bilim insanlarımız, embeded yazarlarımız, milliyetçilerimiz ve ‘peçeli milliyetçilerimiz’ halkı galeyana getirmişler ve düşmanlık tohumları ekmişlerdir. Sanal düşman yaratıp egemenliklerini sürdürmek isteyen vahşi kapitalistlerin piyonu olmuşlardır.

Güler Yıldız’ın dediği gibi:

“Beyaz başlıklı canavarlar daldı tüm baharlarımıza. Sert bakışlı, yeniyetme bıyık ve sakalları, içeri kaçmış gözleri, aslında korkudan dikelmiş boyunları ve insanlık adına damarlardan saldıkları zalim kanlarının bıraktığı izlerle…

Adları hiç gelmeyecek aklımıza. Bir önemi de yok zaten isimlerinin. Zaten bir “hiç” olarak doğdukları ve “büyütüldükleri” için; yurtları evi, yurt büyüklerini ebeveynleri sayacak, iki kere öksüz, iki kere yetim bakacaklar fotoğraflarda.

Boyunları bükük duracaklar hep. Gerçekten inanacaklar vahşetlerini “tek”leştirilmiş bayrak, devlet, millet, dil ve din adına yaptıklarına… Yeni öldürme/kesme biçimleri yaratarak geleceğin teminatını sağlamaya çalıştığına inanacaklar bir süre daha…

Ömürlerinden fedakârlık yaptıkları bu memleketin cezaevlerine konup, kahramanlık taslayacaklar bir süre. İçerde “büyütülüp, adam edilip” çıktıktan sonra bir partide ya da ülkücü kadroda “öldürme biçimi konusunda yüksek lisanslı” sayılacak; cepte bıçak, parmaklarda muşta, memleketin bekası için avlanmaya çıkacaklar…

İdolleri olacak daima. Ürkütücü tiplerin resimleri asıldığı, bir beyaz kurdun kanlı dişlerinden sızan “her-şey-vatan-için” sloganlarının kazındığı duvarlarına bakacaklar masallanma niyetiyle…

Takım elbise içinde çizgili siyah bir gömlek tamamlayacak kişiliklerini. Ökçesi yere değdikçe ses çıkaran pabuçlarının burnu sivri olacak hep ve artık beyaz çoraptan terfi edip, başlarına beyaz bereler takıp, kırmızı başlıklı kızın yoluna dizilecekler sinsice…

Çatallaşmış sesleri, titreyen elleri ve sabırsız bir kalbin atışlarına teslim edecekler kendilerini. Cepte ölüm fermanı ile dalacaklar hayata ve tahammülsüz ve tatminsiz olduklarını yazacaklar kurban kanıyla… Doymayacaklar ne yazık ki… Bir “mozaik” güzellemesinden sıkılıp, tek tek sökmeye çalışacaklar yüzyıllık taşları… Basmak, parçalamak, çizmek, hırpalamak, talan etmek yetmeyecek; yok etmek için, en gelişmişinden en ilkeline tüm biçimlerini öğretecekler öldürmenin.”

Bu gün 23 Nisan neşe dolmuyor düşünen insan. Ben neşe dolamıyorum, neşeli kalabalığın arasında çocuğumu elinden tutup gezdirirken. Aklıma küçük Uğur geliyor. Tam da 23 Nisan’a birkaç gün kala tüm çocuklardan alay edercesine serbest bırakılan sanık polisler. Devlet şefkatli elini Uğurlara uzatmıyor. Uğur’un katillerini ödüllendiriyor. Uğur 23 Nisan’da bayram yapamıyor. Hrant Dink’in torunları, Malatya’da katledilen insanların çocukları bayram yapamıyor. Ve daha niceleri. Ya bir de o bayram kalabalığında belki birkaç mendil, birkaç simit daha satarım eve daha çok para getiririm diye dolaşan, çocukken büyük olmaya mahkum olanlar.

Bu gün 23 Nisan bu günü Uğur Kaymaz için yazdığım, daha önce yayınlanan bir ağıtla bitirmek istiyorum.

« Adı Uğurdu

Adı Uğur’du. 5 C öğrencisi.

Daha cinsiyetinin farkına varacak yaşa gelmemiş, 11 yaşında bir çocuktu. Benim, senin, onun oğlunun yaşında; kaderi benzemesin derler ya. Bu topraklarda yaşıyorsanız, Uğur’un kaderi sizin çocuğunuzun da kaderi olabilir.

Uğur’un annesi ağıt yakarken, susanlara, tepki vermeyenlere, katillere, suç ortaklarına beddua ederse haklıdır; oğlunuzun kaderi Uğur’umun kaderi olsun derse.

Cinnet halidir bu.

Doğu’nun intikam geleneği erkekler arasında olduğu için, Allaha havale edecektir Uğur’un annesi, katilleri, katillerden hesap sormayanları. Ve ağız dolusunca beddua edecektir.

Siz etmez miydiniz?

Susar mıydınız yoksa?

Sustuğunuz zaman suç ortağı olursunuz ve susanların çoğaldığı bir ülke onurunu kaybeder. Yeni çocukların öldürülmesini engellemek için sokaklara dökülecek insan kalmaz. Sıra size geldiğinde şaşarsınız yalnızlığınıza.

Bir akşam üstü, Mardin’in Kızıltepe ilçesinde bir baba ve oğul polisler tarafından ‘terörist sanılarak’ kurşuna dizildi.

Çocuk Uğur’un ayağında terlikleri, ellerinde babasının kamyonuna taşıdığı battaniye vardı. O küçük çocuk ellerini dört mermi parçaladı önce. Ne olduğunu anlayamadı. Bir an babasından yardım ister gibi baktı, sonra göğsüne dört kurşun daha  saplandı. Dizlerinin üzerine düşmeden önce geriye döndü, son olarak evlerine baktı annesini görmek umuduyla ve sırtına dört kurşun daha.

Parçalandı küçük Uğur, zalim kurşunlarıyla.

Devletin güvenlik ve şefkat kurumları, ‘güvenlik ve şefkati’ kendi evlerinde, eşlerine, çocuklarına bırakıp gelmişlerdi.

Uğur’un payına, polislerin soğuk  mermileri düştü.

Çocuğum, çocuğunuz yaşındaki Uğur, babasının yanında, ayağında terlikleriyle son nefesini verdi. Babası ölmeseydi, ‘Uğur’um öleceğine, ben ölseydim keşke’ der, saklardı gözyaşlarını.

Uğur’un annesi,  öksüz kalan çocuklarına sarılarak Kürtçe ağıtlar yakıyor şimdi. Biz de Türkçe ağıtlar yakalım.

Filistin’de öldürülen çocuklar için üzülüyoruz. Felluce kalbimizi yakıyor. Elimizden gelse ABD ve İsrail’i bir kaşık suda boğacağız.

Katil ABD, katil İsrail diye slogan atıyoruz.

Ya Uğur’un, Uğur’ların katilleri.

‘Terörist sanılarak’ kurşuna dizilen küçük çobanı anımsıyor musunuz? Ve diğerlerini.

Kafanızı çıkarın kumdan. Yüzleşin gerçeklerle. Demokratlığınız sadece Batı’da kalmasın. Sizin de Uğur’unuz, canınız, cananınız öldürülebilir. Sizi koruması için vergilerinizle maaşlarını ödediğiniz güçler, yarın sizin de çocuğunuzu ‘yanlışlıkla’ katledebilir.

‘Doğu’yu güvenlik güçlerine teslim ettik’ deyip rahat uyumaya çalışmamız ne Doğu’yu, ne bizi kurtarmıyor. Kurtarmaz.

Doğu’da ‘bu cennet vatanın’ bir parçası değil mi?

Uğur kimilerinin deyimiyle ’Türk vatandaşı’, kimilerine göre ’Türkiyeli’ değil miydi?

Çocukların vatanı, cinsiyeti olmaz demiyor muyuz?

Uğur, resmi makamların tabiriyle ‘düşük yoğunluklu savaş’ın sürdüğü top-raklarda doğmuş, büyümüştü. Kırılgan barış ortamında, ilköğretimine devam ediyor, adı ilçe olan köylerinde toz-toprak, mermi-mayın arasında arkadaşlarıyla oyunlar oynuyordu.

Oğlan çocuğuydu; babasının gizli tercihi.

Doğuda oğlan çocukları babalar için iftihar konusudur.

Ama o, iftiharla kucaklanan oğlan çocuklarını, açlık bekliyor doğuda.

Adaletsizlik bekliyor.

‘Öteki’ olmak bekliyor.

Bir akşam üstü, babasının kollarında, evinin önünde kurşuna dizilmek bekliyor.

Kinle, intikam duygularıyla büyümek  bekliyor.

Siz sustuğunuz sürece.

Biz sustuğumuz sürece. »

adilokay@hotmail.fr

 


mail@guneydergisi.com

GÜNEY Üç Aylık Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi
K Ü N Y E, Abone ve İlan Koşulları

Bu sayfa en son 24.04.2007 tarihinde güncellendi.

Güney dergisinde ve sitesinde yayınlanan tüm yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

@