SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
“Düşünceler iyi ve cesur olanların
beyinlerinde, kollarında gelişmelidir;
yoksa rüya olmaktan ileri gidemezler.”[1]
Tam bir yıl oldu, ajanslar,
Halaskârgazi caddesinin kaldırımı üzerinde boylu boyunca uzanmış, üzeri
gazetelerle örtülü, ayakkabısının altı delik, o güzelim ölünün,
Ahbarik’imizin, “Bizim” Hrant’ın o fotoğrafını “Flaş… flaş… flaş”
ibaresiyle geçeli…
Rosa Luxembourg’un, “İşimin başında
ölmeyi umuyorum: Sokaklarda ya da hapiste,” sözlerini anımsatan
gidişinin ardından tam bir yıl geçti, öfkemiz yüzbinlerle sel olup
Harbiye’den İstanbul üzerine boşanalı da tam bir yıl olduğu gibi…
O’nu, Ahbarik’imizi kimin katlettiğini
(hayır kastettiğimiz sadece tetikçi değil!) biliyoruz; bu bizim için
“meçhul” ya da “sır” değil...
301’ci katili biliyoruz, tanıyoruz...
Susamayız! Susamayız! Tarafımız açıktır, bellidir...
Biz elbette taraflıyız; hem de,
Shafesbury’un, “Yürek hiçbir zaman tarafsız değildir”; Baraccio’nun,
“Tarafsızlık, geri tepen bir armağandır”; Kossuth’un, “Tarafsızlık, bir
ilke olarak sürüp giderse, zayıflık olur,” sözlerinin altını çizerek
haykırıyoruz...
Biz taraflıyız; katillerin karşısında;
mağdurların, ötekileştirilenlerin, ezilenlerin, emekçilerin
safındayız...
Evet, evet Theodor W. Adorno’nun,
“Yaşama bakışımız, artık yaşam olmadığı gerçeğini gizleyen bir
ideolojiye dönüşmüştür,” uyarısını dikkate almayı gerektiren bir
kuşatma/ yabancılaştırma karşısında taraflı militan bir unutmayış insan(lık)
onurunun savunma/ saldırı hattıdır...
Unutmayın, unutturmayın, Ahbarik
Hrant’ın katli ardından geçen bir yılı anımsayın...
O bir yılda neler gördü, nelere tanık
oldu acıya doymuş gözlerimiz! Katile dönüştürülmüş bebelere
jandarmalarla sarmaş dolaş, bayrak altı pozlar verdirildiğini; “Dink
Cinayeti” sanıklarını Adliye’ye taşıyan sevk otobüsünün plakasındaki “Ya
sev, ya terk et” çıkartmalarını; maçlarda “Ayağa kalkmayan Ermeni
olsun!” tezahüratıyla yerinden fırlayan “beyaz bereli”leri; kilise
duvarlarına çiziktirilen, bozuk imlâlı “Hepimiz O.S.’yiz” sloganlarını…
Hrant’ın üzerindeki toprak yerine
oturmamıştı ki, Malatya’daki katliam haberiyle kimbilir kaçıncı kez daha
yandı yüreğimiz. Delilleri gözümüzün içine baka baka karartılan,
raporlarında katilin değil, maktullerin suçlandığı, yetkililerin el
birliğiyle örtbas etmeye çabaladığı bir cinayet daha…
Anadolu’nun gayrımüslimlerinden
artakalan bir avuç tedirgin insana, ama aynı zamanda bu toprakların tüm
“öteki”lerine, yani Türk-Sünni-Müslüman kimliği dışında, “farklılığı”nı
özgürce yaşamayı arzulayan, “sürüye sayılmak” istemeyen herkese dünyayı
zindan etmeye yeminli bir iklim zehirliyor havamızı.
İşin korkunç yanı, bu iklimin
mimarlarının ne yaptıkları konusunda son derece bilinçli olmaları.
Bursa’da açılan bir pankart haykırıyor, cinayetlerin, katliamların,
linçlerin, linç girişimlerinin gerisindeki apaçık, buz gibi mantığı:
“Bir Ermeni öldü, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ dediler; Bir Hıristiyan öldü,
‘Hepimiz Hıristiyanız’ dediler; oniki Mehmetçik öldü, ‘Hepimiz
Mehmetçiğiz’ diyemiyorlar!”
Şecaat arz ederken sirkatin söylemek,
bu değilse nedir? Tektipleştirici mantık, bu topraklardaki
farklılıkları, renkleri, ayırımları ezip geçmeye kararlı. Ermeni,
Hıristiyan ya da Kürt olmak, ya da onların acılarını sahiplenmek,
onların “farklı yaşama, farklılıklarını ifade edebilme” haklarını
savunmak, “düşman” damgasını yemek için yetiyor da artıyor. “Ermeni,
Hıristiyan ya da Kürt veya Alevî…ve de onların destekçileri… ayağınızı
denk alın. Ya tek bir potada, hepimize biçilen
muhafazakâr-milliyetçi-militarist cendere içerisinde erimeye razı
olursunuz ya da…” tehdidi altında yaşıyoruz, hepimiz. Militarizme
belenmiş milliyetçilik, Bursa’da, Trabzon’da, Mersin’de ya da başka
herhangi bir kentte Kürt’ü linç etmeye kalkışırken Ermeni’yi anımsıyor;
Dersimli Alevî’yi hedeflerken “muhtedî Hıristiyan”a nişan alıyor.
“Sınır-ötesi” dedikleri askeri harekâtlara kalkışırken, “içeriyi” dümdüz
etmeyi amaçlıyor…
“Kristal Gece”ye ne kaldı şunun
şurasında?
Kürtlerin başına ge(tiri)lenler malum!
Aleviler üzerinde oynanan oyunlar da!
Ve nihayet Ermeni cemaatinin avukatı
Diran Bakar’ın, Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra azınlıkların
tedirgin olduğu ve Türkiye’yi terk etmeye hazırlandıkları vurgusuyla,
“Malatya’da misyonerlerin katledilmesi ve son günlerde birbiri ardına
rahiplere yönelik saldırıların cemaatte endişe yarattı”ğını söylediği
resmi ideolojinin Türkiye’sinden söz ediyoruz...
Hani Mehmet Ali Gökaçtı’nın,
“Azınlıklara yine çıkış yok” dediği; Dilek Kurban’ın da,
“Gayrimüslimlerin vatandaş ol(a)mama hâli”nin altını çizdiği
Türkiye’den; Teoman Bilgi’nin, “Osmanlı-Türkiye hâkim sınıf ve
tabakalarının ideolojik sentezi [olarak nitelediği] Kemalist
İdeoloji”nin coğrafyasından; yani Mevlüt Bozdemir’inki gibi, “Türkiye’de
bir ilerici ordu imajı vardır ve bu kanımızca önemli ölçüde gerçeği
yansıtmaktadır,” yollu saçmalıklarının “pazarlandığı” topraklardan...
Guillaume Perrier’in ifadesiyle -aslı
sorulursa!-; “... ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ Mustafa Kemal’in söylediği
sloganlardan olsa da, Türkiye’de kimler bu ‘mutluluğa’ gerçekten
erebiliyor? Resmi söyleme bakacak olursanız ırk ve inanç ayrımı
gözetmeden bu topraklar üzerinde bulunan herkes buna kadir.
Fiiliyattaysa dini azınlıkların üyeleri ve bazı etnik gruplar ikinci
sınıf vatandaş konumunda. Hıristiyan nüfustan geriye kalanlar (Rumlar,
Ermeniler veya Süryaniler), 15 milyon Kürt ve bunun yanında 10 milyon
Alevi Müslüman sürekli olumsuzluklara maruz kalıyor. Cumhuriyetin
kurulmasından 84 yıl sonra bile nüfusun bir bölümü hâlâ ulusal birliğe
yönelik tehdit olarak değerlendiriliyor. Zira kolektif bilinçte ‘Türk
olmanın mutluluğu’ toprağa atıfla belirlenmiyor, dinle örtüşen etnik bir
tanıma denk geliyor...”
Yani Kemalist resmi ideolojik
cenderenin Türkiye’sinde de, “Bütün modern toplumlar gibi, Türkiye de
geçmişiyle sorunlar yaşıyor. Herhangi bir modern ulus-devletin eskiyi
unutturarak yeniden yazdığı ‘tarih’, o devletin altında yaşayan
insanların yazdıkları alternatif ‘tarihler’ nedeniyle kırılganlaşıyor.
Türkiye’de en azından geçtiğimiz yüzyıl içinde resmi tarih tarafından
görünmez kılınmış ya da galip gelen bir stratejinin denetiminde
rötuşlanarak yazılmış olaylar bugün yeniden karşımıza çıkıyor. Örneğin
1915 Ermeni meselesi, İstiklal Mahkemeleri, etnik ya da dinsel içerikli
isyanlar, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12
Eylül’ü, 28 Şubat’ıyla bütün darbelerin arkalarında bıraktıkları
tahribat, bugün küreselleşmeye paralel olarak dönüşüm geçiren/ krize
giren modern ulus-devletin meşruiyet çatlaklarında kendini daha çok
hissettiriyor. (...)
Ulus-devletin ‘kurguları,’ sosyal
bilimler altında, özellikle ‘gündelik hayat’ üzerine yapılan
çalışmalarla giderek daha net biçimde açığa çıkıyor. Bugün daha
ayrıntılı bir şekilde ‘ulus’ kurmak ya da ‘yeni bir insan’ yaratmak
üzere uygulanmış politikaların insanların çoğul hayatları üzerinde
tahakküm kurduğunu, gündelik hayatın zenginliğinin bu kurgular
tarafından adeta ‘sömürgeleştirildiğini’ görüyoruz. Modern ulusun,
toplumda var olan farklı sesleri, bellekleri, ‘yönetebilirlik’ adına
basitleştirdiği, teke indirdiği kurgular aynı zamanda bireylerin ve
farklı toplumsal ve kültürel grupların kendilerine ve birbirlerine karsı
da yabancılaşmasını beraberinde getiriyor. (...)
İnsanlar, ulus-devletin kurguları
vasıtasıyla ‘unutur’ gibi görünürken, aslında sadece kurgunun
kelimelerini, kurgunun dayattığı resmi tarihi ve belleği tekrar
ediyorlar. Bu ezber, önceden kalan ve altta ezilmiş olan hayatları yok
etmiyor. Ancak, kurgunun dayatılması sonucu katlanarak üreyen travmatik
kişilik ve kimlikler de yok olmuyor. Modern devletin gücü karşısında
‘korku’yla içlerine kapanan travmatik kimlikler ‘konuşma’ potansiyelini
kaybederken, derinlerde taşıdıkları talepleri ancak ‘nefret’ ve ‘şiddet’
vasıtasıyla açığa çıkarıyorlar.
Kısaca, bastırılmış, konuşması
yasaklanmış, dolayısıyla iyileşmesi için fırsat tanınmamış acılar ve bu
acıların dolaştığı bellekler meselesini sadece farklı toplumsal
grupların basit cemaat meseleleri ya da ‘postmodern kaprisleri’ olarak
ele almak bir anlam taşımıyor. Öte yandan, 1915’te büyük bir travma
yaşamış Ermenilerin, İstiklal Mahkemeleri ya da darbe mahkemeleri
sonunda idam edilmiş, Diyarbakır cezaevlerinde işkenceye uğramış
insanların, Maraş’ta katliama uğramış Alevilerin, başörtüsü nedeniyle
okullarından kovulmuş genç kızların her biri yaşadıkları travmalardan
kurtulmayı, iyileşmeyi ve ezilen bellekleriyle yüzleşilmesini
bekliyorlar. Ancak tek tek bu bireylerin ya da grupların iyileşmesinin
yanı sıra. Önemli bir mesele daha var: Bu iyileşmenin sağlanması,
toplumun -bugünden sonra- bir arada yaşama kapasitesinin iyileşmesi ve
geleceğin ipotek altından kurtarılması anlamına geliyor.
Bir anlamda, iyileşmeyen yaralarla
büyüyen bir ‘bellek hastalığı’ diyebileceğimiz bugünkü durumdan çıkmak
için resmi kurgulara karşı toplumun farklı kesimlerinin kendileriyle ve
birbirleriyle hem konuşmasını hem de dinleyerek yüzleşmesi
gerektiriyor.”[2]
Walter Benjamin’in, “Kültür alanında
hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliği
taşımasın,” diye betimlediği çerçevede bu kolay değil, elbet!
Yaşananlar, gel-gitler, sarsıntılar
bunlarla -doğrudan- ilişkili...
“Üst kimlik” ilan ettikleri şeyin
resmi ideolojisi çatırdıyorken; tam da burada, “Türkiye Avrupa’nın
Çin’idir,” diye anılan siyasal iktisat ilişkileri ağında; Ulus Baker’in,
“Faşizmin totaliter dil”dir; Delezue’nün, “Faşizm kapitalizmin ürettiği
son koddur”; M. Heidegger’in, “Faşizm, kapitalizmin ‘normal’ gelişiminde
ortaya çıkan basit bir sapma değil, kendi iç dinamiklerinin zorunlu bir
sonucudur”; Hugo Chávez’in, “Faşistler insan değildir. Bir yılan bile
onlardan daha insandır!,” saptamalarını anımsayın...
Verili koordinatlarda Türk Tarih
Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türkiye’nin, Musul ve Kerkük
anlaşmalarını birleşik Irak’ın bütünlüğü için imzaladığını vurgusuyla,
“Eğer bu bölgede parçalanmalar olursa, bölünme yaşanırsa Türkiye’nin
Musul ve Kerkük üzerinde uluslararası hakkı gündeme gelir ve bunu
kullanması gerekir,” derken, “büyüyen/ büyütülen” tehlikelerle, eş
zamanlı süreçte filizlenen imkânları da görmek gerek...
Bu koşullar altında, Anadolu’yu
tarihinin layık kıldığı çeşitlilik içerisinde, özgür bir birlik ülkesine
dönüştürmeye tutkun bizler için iki seçenek kalıyor: Yükselen şoven
dalga, sokağa inen faşizm, sıradanlaşmış, gündelik şiddet dili
karşısında sinip susmak, “sürüye sayılmak”; ya da sesini yükseltmek,
direnmek, bu toprakları tüm emekçilerin paylaşabileceği bir “kardeşlik
sofrası”na dönüştürme yolunda mücadele etmek.
İlan ediyoruz ki bizler, zor olanı,
ikinci yolu seçiyoruz. “Güçlülerle güçsüz arasındaki çatışmada yer
almayı reddetmek, tarafsız olmak değil güçlülere yandaşlık etmek
demektir,” der çünkü Paulo Freire…
Evet, evet Paulo Freire gibi; E. E.
Cummings’in, “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece
gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor
savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı artık hiç bitmez!”
Hacı Bektaş Veli’nin, “Bir olalım,
diri olalım, iri olalım”!
John Sherman’ın, “Geleceğin en iyi
peygamberi geçmiştir”!
Nietzsche’nin, “Köle misin? Senden
dost olmaz. Zorba mısın? Senin dostun olmaz”!
Paulo Coelho’nun, “En karanlık an,
şafak sökmeden önceki andır”!
Dante’nin, “Küçük bir kıvılcım,
yangına sebep olur”! sözlerini de, durmadan anımsanması gereken kesitte,
bir kez tarafımızın gereklerini yerine getirmenin zamanıdır şimdi..
Ve üzeri gazetelerle örtülü,
ayakkabısı pençeli Ahbariğimizin huzurunda bir kez daha haykırmalıyız:
“Derin devletçilere, sığ milliyetçilere, faşizm amigolarına, militarist
çetelere inat, bu toprakları Ermeni-Hıristiyan-Kürt-Alevî-Türk,
inançlı-inançsız, kadın-erkek, tüm emekçilerin özgür ve kardeşçe
yaşayacağı ekmek ve hürriyet günlerine eriştirene dek, hepimiz Ermeni,
hepimiz Hıristiyan, hepimiz Kürt, hepimiz Roman, hepimiz Alevi, sözün
özü, hepimiz Öteki’yiz!”
Ve de katledilişinin ardından bir yıl
geçen Ahbarik’imizi sadece anmıyoruz; bizi ötekileştirenlere de isyan
ediyoruz...
15 Ocak 2008 10:08:02, Ankara.
NOTLAR:
[1] Emerson.
[2] Ferhat Kentel, “Geçmişle Yüzleşmek, Geleceği Kurtarmak”, Toplumsal
Tarih Dergisi, No:168, Aralık 2007, s.6.