SİBEL ÖZBUDUN
“Nedir en zor şey? Görmek
gözünün önündekini!”[1]
Sayın Oran,
13
Ocak 2008 tarihli Radikal İki’de yayınlanan, yüksek öğrenimin paralı
olmasını savunan yazınız,[2] sanırım yeni YÖK Başkanı’nın
aynı mealdeki açıklamalarından daha fazla yankı yarattı - en azından sol
çevrelerde. Rastlantıya bakın ki, Murat Belge de sizden bir gün önce,
aynı gazetedeki sütununda aynı konuda benzer görüşleri dile
getirmekteydi.
Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek adına, öncelikle belirteyim: Türkiye’de
üniversitelerin çökmekte olduğuna ilişkin gözleminizi -bu konuda fikri
olanların çoğu gibi- ben de paylaşıyorum; dahası, “paralı üniversite”
dışındaki önerileriniz de kanımca dikkate değer görüşler: “az gelişmiş”
(dilerseniz bunlara daha “diplomatik” bir dille “gelişmekte olan”
diyelim!) üniversitelerin “... ‘Bir rektör, bir sekreter, bir tabela’dan
kurtulana kadar bilimsel bir kurumun vesayetine alınması”; öğrencilerin
bir bölümünün meslek yüksek okullarına yönlendirilmesi; üniversitelerin
sağlık, doğa ve sosyal bilimler olmak üzere üçe ayrılması vb… Bunlara
kuşkusuz yeni öneriler eklenebilir, eklenmelidir de… Üniversitelerin
yeniden yapılandırılması süreci, tüm ilgili tarafların (akademisyenler,
idarî personel, öğrenciler, öğrenci velileri, ilgili yöneticiler, ve
üniversite üretiminden/ hizmetlerinden yararlanan herkes, yani genel
olarak kamu) katıldığı örgütlü bir tartışma süreci içerisinde
gerçekleştirilmeli…
Ancak üniversite öğreniminin paralı olmasına gelince… orada biraz
duralım.
Sayın Oran, “ezber bozmak” adına ifadelendirdiğiniz gerekçenin, yani
“parasız (yüksek) öğrenim”in yoksulların çocuklarının okumasının önünde
engel oluşturduğu” yolundaki argümanın pek de “yeni” sayılamayacak
farklı bir “ezber”e, piyasanın yaşamın her alanını -tabii bu arada
sağlık ve eğitim alanını da- kapsayacak tarzda genişletilmesini savunan
“neo-liberal ezber”e mündemiç olduğunu bilmiyor olamazsınız. Bunu
yükseköğrenim alanında ilk dile getiren, (Fuat Ercan’dan aktarıyorum) G.
Psacharopoulos idi. Bu “yoksulsever” formül, kısa sürede, YÖK
yöneticileri tarafından da benimsendi; sanırım ilk kez “en hızlı
Kemalist” Kemal Gürüz’ün başkanlığı döneminde, üniversite öğrenimi,
hizmet alanların bireysel fayda sağladığı “yarı kamusal bir hizmet”
olarak yeniden tanımlanıp, miktarı her yıl arttırılan harçlarla “paralı
yüksek öğrenim”e giden taşlar döşenmeye başlandı - bu konuda, her
vesilede itişerek son yılları üniversite mensuplarının büyük bölümü için
azaba dönüştüren YÖK, üniversite yönetimleri/ rektörler ve AKP hükümeti
arasında, en son Murat Belge’yle sizin de katılmış olduğunuz geniş
tabanlı bir “neo-liberal konsensüs” zaten uzun zamandır sağlanmış
durumda…
Sayın Oran, paralı üniversitenin yükseköğretimin kapılarını yoksul ve
dar (hatta yüksek öğretimini paralı olduğu ülkelerde öğrenim
ücretlerinin dudak uçuklatıcı boyutlarını göz önünde bulundurarak
ekleyelim) orta gelirli ailelere, yani toplumun büyük bölümüne tümden
kapatacağı gerçeğini, “ihtiyaç ve talep sahiplerine” burs verilmesiyle
aşmayı öneriyorsunuz. Böylelikle, yüksek öğretimin bir “hak” olmaktan
çıkartılarak bir “lütuf”a dönüştürülmesini onaylıyorsunuz, ister
istemez. Tabii, örneğin sağlık hizmetleri gibi diğer kamusal “haklar”ın
da… Her neyse; diyelim ki, tüm “ihtiyaç ve talep sahiplerine” burs
sağlayabilecek, bunu kayırmacılık, tarikat/ocak tavsiyesi, milletvekili
kartviziti, vb. bilumum kliyentalist müdahaleden arî işleyebilecek
mucizevî mekanizma kuruldu; bu “lütfun” verilmesi zor, geri alınması ise
son derece kolay bir keyfîlik aracına dönüştürülmesinin, işten bile
olmayacağını düşünüyor musunuz? Yoksul ama parlak öğrencilerin,
tepelerinde sallanan “burslarının kesilmesi” (ve bundan doğacak
borçlarla yükümlenmek) Demokles kılıcı altında, başlarını derslerinden
kaldırmaksızın bir an önce okulu bitirmeye çabalayan ve mezuniyet
sonrasında da hizmetlerini üst sınıflara sunan Turgut Özal’lar olmasını
içinize sindirebiliyor musunuz gerçekten?
Üniversiteler, yalnızca derslerin ezberlenip “iki vize bir final”le
kredilerin doldurulduğu mekânlar değil, gençlerin toplumsal/siyasal
kimliklerini edindiği, ülkenin geleceğine ilişkin tasarımlarını
biçimlendirdikleri, toplumsal sorunlara karşı duyarlılık kazandıkları
alanlardır. Bu nedenledir ki, üniversite gençliğinin toplumsal sorunlar
karşısında tepkisiz kalmamaları, düşlerini, taleplerini sokak dahil tüm
araçlarla dile getirmelerinin, yalnızca meşru değil, aynı zamanda
sağlıklı bir durum olduğu hususunda sanırım hemfikiriz. Peki her an
kesilebilecek bir bursla öğrenimini sürdüren “yoksul” genç, bu tip
faaliyetlere katılmaya cesaret edebilecek midir? Örneğin, seçim
kampanyanızda pek çok yoksul üniversite öğrencisinin görev aldığını ve
büyük bir özveri sergilediklerini biliyorum. Aklımda yanlış kalmadıysa,
bir yazınızda onlara teşekkür de etmiştiniz. Peki, bu çocuklar “burslu”
olsalardı, kampanyanızda gönüllü olabilirler miydi, hiç düşündünüz mü,
sayın Oran?
İşin hiç kuşkusuz, bir de pek dile getirilmeyen etik boyutu var; siz de
ben de parasız yüksek öğrenim görerek bulunduğumuz yerlere geldik. Tıpkı
“ödemediğiniz paralarla” okuyan kızınız gibi. Bu nedenledir ki, ben ve
kuşağımın büyük bölümü, bize bu desteği sunan kamuya (belki dudak
bükeceksiniz ama, gelin kuşağımın jargonunu kullanayım, “halkımıza”)
karşı kendimizi hep borçlu hissettik. Bu nedenle de kimimiz gencecik
yaşında canını verdi; kimimiz avukat oldu yoksulların davalarına
bilâbedel girdi; kimimiz doktor oldu, özele sırtını dönüp devlet
hastanesinde üç kuruşa ve tüm olanaksızlıklara göğüs germeyi yeğledi;
kimimiz öğretmen oldu, köy köy, varoş varoş süründü; kimimiz akademisyen
oldu, başçavuş maaşıyla, ders notlarının fotokopi bedellerini cebinden
ödeyerek hem kendini hem de öğrencilerini geliştirmek için yakınmasız
didindi, vb. vb. Mevcut pozisyonumuz için dolara endeksli ücretler
ödeseydik, kaçımız böylesi bir “kamusal vicdan/bilinç”e sahip
olabilirdik? Kısa yoldan ödediğimizi misliyle çıkarmak üzere “köşe
dönmeye” yazılmaz mıydık çoğumuz? Bir başka deyişle, önerinizin yalnızca
yoksul öğrencilerin -olabildiği kadarıyla: hiç kuşku yok ki, günümüz
koşullarında hep birlikte “nasıl daha fazla dar gelirliye/ yoksula, daha
kaliteli bir eğitim sunabiliriz?” üzerine kafa yormamız gerekiyor-
yüzlerine üniversite kapılarını kapayarak değil, aynı zamanda
yoksulların üniversitede üretilen hizmetlere, yani vasıflı emeğe erişme
hakkını yoksulların elinden alarak, onlara karşı iki kez ayırımcılığa
kapı araladığının farkında mısınız? “Paralı yüksek öğrenim”in, hizmet
(eğitim) ve ürünlerinden (vasıflı işgücü) toplumun küçük bir kesiminin
yararlanabildiği dar bir egemen kastın yaratılmasına yol açacağı
aklınıza gelmedi mi?
“Bunlar iyi, güzel düşünceler de, parasız öğrenim için kaynak nerede?”
dediğinizi duyar gibiyim. Aynı soruyu, Murat Belge de soruyor: “Öğretim,
hele iyisi, niteliklisi, pahalı bir şeydir. ‘Öğretimi üstlensin’
dediğimiz devlet, bu yüksek niteliğin gerektirdiği harcamayı yapacak
durumda mı?”[3]
Dilerseniz bu soruya, yine sizden mülhem bir yanıt vereyim:
“ufunetimiz biraz insin” diye “Kuzey Irak’ta dağı-taşı havadan
ufalamaya” ayrılan bütçenin bir bölümünü eğitime tahsis etmek,
yüksek öğrenimin sorunlarının -en azından finansal kaynaklı olanlarını-
çözümlemeye yetecektir. Çünkü malûmunuz, Kuzey Irak’taki bir seferlik
“ufunet operasyonu”nun toplam maliyeti, 20 milyon dolar olarak
hesaplanıyor. Operasyon sırasında kullanılan 500 adet MK-84 tipi
bombanın bir tanesinin maliyeti ise, 26 bin dolar…[4]
Biliyorsunuz, yükseköğretim kurumlarına ayrılan bir yıllık bütçe ise
(örneğin 2003 yılı için) 3.5 milyar dolar dolaylarında seyrediyor.
Öğrenci başına düşen harcama mı? Bir adet MK-84’ün 23’te biri kadar,
canım; sadece 1 106 dolar...
Goethe.
Baskın Oran, “Bedava
Üniversite Ezberi”, Radikal İki, 13 Ocak 2008, ss.1-8.
Murat Belge, “YÖK Başkanı ve
Paralı Öğrenim”, Radikal, 12 Ocak 2008, s.11.
“PKK’ya Bombalar 20 Milyon
Dolara Yağdı”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.8.